|
|
Tam gün, yarım gün, çeyrek gün… Quo Vadis? Başlığa bakıp da başrollerini Robert Taylor, Deborah Kerr ve İmparator Neron rolündeki Peter Ustinov ustanın paylaştığı 1951 yapımı sinema başyapıtı ile ilgili bir şeyler çiziktireceğimi sanmayın.
Aslı Latince olup İncil’de yer alan “quo vadis” şeklindeki ifadenin Türkçe karşılığı “nereye gidiyorsun” şeklindedir. Hıristiyan inancına göre Roma esaretinden kaçan Aziz Petrus yolda İsa Peygamber ile karşılaşır, kendisine bu soruyu yöneltir ve “kendimi bir kez daha çarmıha gerdirmek üzere Roma’ya” cevabını alınca geriye döner; tekrar esir düşer, nihayet idam edilir.
Niye mi böylesi bir başlık kullanma ihtiyacı hissettim?
‘Tam Gün’ kargaşasında geldiğimiz noktadan Türkçe olarak bile hiçbir şey anlamıyorum da ondan. Tıp terminolojisinde Latince’nin önemli bir yeri olduğuna göre belki konuyu bundan sonra bu dilde tartışmak daha yararlı olabilir.
AKP, CHP ve TTB’den sonra AYM ve nihayet Danıştay’ın da katılımıyla ortalık arapsaçına döndü. Tam anlamıyla bir keşmekeş yaşanıyor.
Özetleyeyim:
Efendim, ülkemiz hekimleri çeşit çeşittir.
-Bir bölümü sırtını – sadece ‘yarım gün’ kadar oyalandığı – devletin hastanelerine dayamış ve günün diğer bölümünde hastanedeki kadrosuna binaen muayenehanesine akan hastalarla ilgileniyor.
-Diğer bir bölümü üniversitelerde köşe tutmuş ve burada ‘çeyrek gün’ mesai sarf ettikten sonra profesör ya da doçent gibi bir unvanın ardına sığınarak hastalarını bu titrin de ağırlığıyla katmerli tarifeden ağırlıyor.
-Mevcut hükümetimiz ise bu hekimlerimizi ille de ‘tam gün’ tek müessesede çalıştıracağım diye bir şarkı tutturmuş gidiyor.
-Ha, bir de bu üstteki iki gruba gıpta ile bakan ama henüz yeterli fırsat eşitliğini (!) yakalayamadığı için atandığı yere talim ededuran hekimlerimiz var tabii; ama onlar şimdilik bu tartışmanın dışında…
Sağlık Bakanlığı, şöyle böyle 4 yıla yakın bir süredir bu konu üzerinde çalışıyor. Birçok hekim zaten ayarlamalarını buna göre yapmış ve muayenehanelerini kapatmış durumda. Ama aslında azınlıkta olmalarına rağmen bazı önemli köşe başlarını tutmuş ve bu sağlık ticareti üzerinden işin kaymağını yiyen bir kısım kalın enseli hekim (ya da kendini hekim addeden varlık), üzerinde oturduğu tatlı rantı bir türlü bırakmak istemiyor ve işi zora sokuyor.
Bunlar ağırlıklı olarak büyük üniversitelerimizin çeşitli anabilim dallarında öğretim üyesi olarak görevli oldukları halde mesailerinin sadece çok azını gerçekten ‘öğretim’ işine ayıran kişiler.
İnternet sitelerine giriniz ve inceleyiniz; çoğunluğu İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyük şehirlerimizde bulunan ve ülkemizin ‘köklü’ olarak adlandırılan üniversitelerimizin tıp fakültelerinin İç Hastalıkları, Genel Cerrahi, Kadın Hastalıkları ve Doğum ile Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları gibi 4 ana bölümün her birinde 20–40 civarında öğretim üyesinin bulunduğunu göreceksiniz. Göz ya da Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları gibi dallardaki sayılar da azımsanmayacak düzeyde. Genellikle bunların büyük bir bölümü Profesör, daha azı ise Doçent ve Yardımcı Doçent derecesinde bulunuyor.
Bakınız, bu ‘köklü’ üniversitelerimizde bir yıl boyunca tıp fakültesi öğrencilerine toplam 5 saat dersi olmayan veya 5 kez öğrenci ile karşılaşmayan bir sürü profesör bulunmaktadır. Esas işleri olan ‘öğretim’ konusunda bu derece hassas olan bu hocalarımız, konu muayenehanelerinin kapanmasına gelince ise ‘aşırı duyarlık reaksiyonu’ göstermekte ve avazları yettiğince bu süreci engelleme çalışmaktadır.
Peki, her fırsatta ülkemizi çağdaş medeniyetler düzeyine gelmesini savunan kurumların bu konudaki ikilemine ne demeli? Hep örnek olarak gösterilen kaç tane ‘modern’, ‘ileri’ ya da ‘Batı’lı’ ülkede hekimlerin hem devlette çalışıp hem de muayenehane işletmesine fırsat veriliyor? Çok fazla örnek veremeyeceklerdir.
Herhangi bir tıp fakültesinin herhangi bir anabilim dalında eğitim ve öğretim faaliyetlerinin aksamadan yürütülmesi için 10’dan fazla öğretim üyesinin lüks olduğunu düşünüyorum. Çünkü rutin işlerin büyük çoğunluğunu uzman ve asistanlar yürütmektedir bu müesseselerde; ama bu gariplerin çoğu kez muayene açma hakları da yoktur zaten.
O halde, bir an evvel YÖK’ün bir ara gündeme getirdiği ‘norm kadro’ konusunun masaya yatırılarak, bu adı köklü ama kendi hantal eğitim kurumlarımıza neşterin vurulması lazım görünüyor. Kanımca, Tam Gün konusundaki açmazın çözümü de burada yatıyor.
skonuskan@gmail.comYazar : Şakir Konuşkan Eklenme tarihi: 2010-07-30 22:49
7 kişi bu yazıyı sizin de okumanızı önerdi...
Bu yazıyı toplam 162 kişi okudu (Bugün 2 kişi) |
|
|
Oy Kullanacağınız Yeri Öğrenin

Anket: 12 Eylülde Yapılacak Referandumda Oyunuz Ne Olacak?
Gazetelerin Birinci Sayfalarını OKU  Yılın 252. günü, 36. haftası, Kalan gün: 113 Günün Yemeği: Etli Yaprak Dolması Günün Sözü: Bir sirrin sorumlulugunu arkadaşina vermeden önce iyi düşün. [] Şakir Konuşkan: Hayırlı bayramlar, Evet’li referandumlar Selim Umut: iPhone, Hekimler ve Sağlığımız Mustafa Yiğit Sancaktar: Genel Af Yetkisi Babanızın Malı mı?
|